Önsöz


      Tek ilâhımız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Allah’ın Resûllerine ve onların yolunda tevhid mücadelesini sürdüren tağutlara ve beşerî sistemlerin takipçilerine hakkı hatırlatan, çağın Nemrutlarına, Firavunlarına ve Ebu Cehillerine karşı savaşan, Azerlerini ve Bel’âmlarını tanımayan, Müslümanlara salât ve selam olsun.


      Her çağın Firavunları, Nemrutları ve Ebu Cehilleri olduğu gibi, Azerleri ve Bel’âmları da vardır ve var olmaya devam edecektir. Çağımızın Bel’âmlaşan ve Azerleşen insanlarında bir kısmı; kamuoyu önünde, medyada ve birtakım toplantılarda hakla batılı karıştırarak, batıl düşünceleri hak sayan, toplumları ve kitleleri etkileyip, onları arkalarından sürükleyen, onları yönlendiren; bir kısmı da İslâm’ın eğitimini almış ama onu özümseyememiş düşünürler, entellektüeller, akademisyenler, kanaat önderleri, âlimler, yazarlar ve politikacılardır.


      Yüce Rabbimiz, Kur’an’da buyuruyor ki:
      “Hakkı, batılla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin.” (Bakara,  2/42 )


      Bu tür konuları yazmak, halkla paylaşmak ve insanları bilinçlendirmek,bu işin eğitimini almış, bu konulara zaman ayırmış, kafa yormuş, toplumlara yön veren önderlerin, liderlerin,âlimlerin ve akademisyenlerin işidir. Fakat birçoğu bu tür riskli konulara girmekten imtina etmektedirler. 

 

      Bu insanların, önderliklerini ve söz söyleme haklarını devam ettirebilmek, gruplarına, cemaatlerine veya partilerine taraftar toplamak, bulundukları mevkileri korumak veya daha üst mevkilere gelmek için, İslâm’ın reddettiği birtakım kavramları, İslâm’la uzlaştırmak, kaynaştırmak ve bütünleştirmek için büyük bir gayret ve zorlama içerisinde olduklarını görüyoruz. 

 

      Sözlerini açıkça ifade etmek istemezler. Üstü kapalı ve gelenekleşmiş bir üslupla anlatmaya çalışırlar. Günümüzün ihtiyaçlarına ve siyasî oluşumlarına göre yorum yapmamaktadırlar. Meselenin özüne inmektense etrafında dolanıp dururlar. 

 

      Bunun birçok sebebinden biri de statükonun ve çevrenin baskılarından duyulan endişeler ve korkulardır. 

 

      Bir kısım insanlar, gruplar ve cemaatler da siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınmayı tercih ediyorlar. Şeytandan Allah’a sığınmaya bir diyeceğimiz ve itirazımız yok. Zaten imanımızın bir gereği. Fakat bir Müslüman siyasetten nasıl kaçabilir. Sanki Allah (c.c.) siyaseti yasaklamış gibi, sanki Allah’ın siyasetle ilgili emir ve hükümleri yokmuş gibi ondan kaçıyorlar. Sanki Allah’ın Resûlü (s.a.s) devlet kurmamış, sanki Allah’ın Resûlü devlet yönetmemiş. Sanki Allah’ın Resûlü, insanların ve toplumların birbirleriyle olan hukukî, idarî, iktisadî ve beşerî ilişkilerini düzenleyip yönetmemiş. Sanki Allah’ın Resûlü, zamanının imparatorlarına ve devlet başkanlarına elçiler ve mesajlar göndermemiş. 

 

      Hâlbuki kâinatta Allah’tan bağımsız hiçbir alan ve konu yoktur. Böyle yapmayla âyetlerin bir kısmını saklamış veya göz ardı etmiş oluyorlar.

 

      Rabbimiz Allah (c.c.) Kur’ân’da buyuruyor ki:
      “İndirdiğimiz apaçık delilleri, bildirdiğimiz dosdoğru yolu, insanlara Kur’ân’da tamamıyla anlattıktan sonra bunu gizleyenlere gelince: Allah da onlara lanet eder. Lanet edenlerde.” (Bakara,  2/159 )

 

      “Allah’ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel olarak değişenler (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla ne konuşacak, ne de onları arıtacaktır. Onlar için elem dolu bir azap vardır.” (Bakara,  2/174 )

 


      “(Peygamberler) öyle kimselerdir ki Allah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka hiçbir kimseden korkmazlar. (Dinlemeyenlere) hesap görücü olarak Allah yeter.”  ( Ahzab,  33/39 )

 


      Yukarıda görüldüğü gibi, doğru olan hakkın mesajını, her mekânda ve her şartta korkmadan ve çekinmeden açıkça ifade edilmesi istenmektedir. Aksi takdirde Allah’ın lanetine uğranacağı ve elem dolu bir azaba muhatap olacakları bildirilmektedir.
      Maalesef âlimlerin, hocaların, topluma yön veren cemaatlerin ve tarikatların büyük bir kısmı merkezî konulara değinmiyorlar.Halkın bu tür sorular sormalarına da fırsat vermiyorlar. Böylece halk da, bunlara benzer merkezî soruların cevaplarından uzak kalmış oluyorlar. İçerisinde bulunulan halin ilmine vakıf olunamıyor.

 

      Bunun içindir ki, hocaların, şeyhlerin, cemaatlerin ve tarikatların büyük bir kısmı zemin kayması yaşıyorlar.

 

      Bir kısmının da, bunları yapanlara karşı tepki göstermeyip,itiraz etmeden susmayı tercih ettiklerine şahit oluyoruz.

 

      Müslüman’ım diyen insanların, özellikle baskı ve zulümlerin arttığı dönemlerde demokrasiyi bir kurtuluş olarak görmesi ve savunması bir gerçektir. Oysa ki herkesin demokrasi savunucusu kesildiği günümüzde, ben de Müslüman’ın diyen insanların çok dikkat etmesi gereken bir konudur bu. Ama maalesef, demokrasi denildiği zaman, İslâm adına toplumun önünde giden insanlar ve Müslüman olduğunu söyleyen insanların, demokrasiyi savunmak için demokratlardan daha önce silahlarını çektiklerini görüyoruz. Kraldan daha çok kralcı olduklarına şahit olabiliyoruz.

 

      Toplum yalnız İslâm üzerinde  şekillendirilmesi gerekirken, İslâm, demokrasi üzerinde şekillendirilmeye çalışılıyor. Böylece özünden ve hedefinden sapmış bir Müslümanlık ortaya çıkarılıyor.

 

      Bütün bunlar atalar dininin tasfiye edilemediğini gösteriyor. Zihinlerde laiklik ve sekülerleşmenin anlaşılmadığını anlatıyor. Gönüllerde şeriatın içselleştirilmediğini işaret ediyor. Durum böyle olunca da, İslâm ve demokrasi çatışmaz diye yutturuluyor.

 

      Bütün bunlar, İslâm’ın duru ve berrak akan sularını devamlı bulandırmaya çalışıp, kafaları karıştırıyorlar.

 

      Rabbimiz Allah (c.c.) buyuruyor ki:
      “Onlar, kendileri için bir izzet ve kuvvet kaynağı olsunlar diye, Allah’tan başka ilâhlar edindiler.”  ( Meryem,  19/81 )

 

      Günümüzde de insanlar, demokrasiyi savunmakla ondan güç kazanacaklarını ve toplum içerisinde üstün bir konumda olacaklarını zannediyorlar. Oysa insanların bu tavır ve davranışlarıyla hevâ ve heveslerini ilâhlaştırmaktan başka bir şey yapmadıklarını yukarıdaki âyet-i kerime açıkça belirtmekte. 

 

      İşte İslâm’ın reddettiği, tanımadığı, batıl kabul ettiği bir kavramdır demokrasi. Sosyalistlerin, komünistlerin, kapitalistlerin, liberallerin, laiklerin, ulusalcıların, Kemalistlerin ve “ben  müslümanlardanım” diyen bir kısım insanların da kenarlarından tutarak kendilerine doğru çektikleri ve kendileriyle özdeşleştirdikleri bir kavram. Biz burada birçok insanın hararetle sahiplendiği demokrasiyi inceleyeceğiz. Yalnız bunu incelerken, İslâm açısından ele alıp değerlendireceğiz. 

 

      İnsanoğlu, yalnız yaptıklarından ve konuştuklarından sorumlu değildir. Yapması gerektiği hâlde yapmadıklarından ve konuşması gerektiği halde konuşmadıklarından da sorumludur. Bu eser, konuşması gerektiği hâlde konuşmayan, doğruları haykıramayan İslâmî eğitimi almış, entelektüel birikime vakıf ilim sahiplerine bir ikaz ve toplumsal bir hatanın düzeltilmesi için Müslümanların dikkatini çekmek amacıyla yazılmıştır. Ve zihinsel inkılâba, küçük bir katkı sağlamayı hedeflemektedir. Kısaca, Müslümanım diyen demokratların ezberlerini bozmak, kendim için de, bir azık olması umuduyla kaleme aldım. 

 

      Bu eseri tevhid merkezli bir inançla yazmaya gayret ettim. İyiliği emredip kötülükten alıkoyma sorumluluğundan hareketle, İbrahimî bir tavırla yapmaya çalıştım. Dokunulmayana dokunmak gibi… Söylenilmeyeni söylemek gibi… 

 

      Her kesime hitap edebilmek için de Yunus Emre’nin, yalın, sade ve kolay anlaşılabilir üslubuyla yazmaya gayret ve titizlik gösterdim.

 

      Fıtratı gereği insanın, daima eksiklikleri olan, yanılan, kusurlu ve hatalı bir varlık olduğunu her zaman hatırlamaya çalıştım. Bundan dolayı mutlaka yanıldığım, eksik kaldığım ve kusurlu taraflarımın olduğunun inancındayım. Bu çalışmadaki tüm doğrular, İslâm’a aittir. Yanılmalardan, yanlışlıklardan ve eksikliklerden dolayı esirgeyen ve bağışlayan âlemlerin Rabbi ve tek ilâhımız olan Allah’a sığınırım.

 

      İlâhi, Ya Rabbi! Bize hakkı hak, batılı batıl göster. Âmîn.

05.05.2015
FATİH ORUÇ

Powered by themekiller.com